Şiddetin İzleri Çocuklukta Başlıyor: Yasak Değil, Doğru Rehberlik Şart
Nerede hata yapıyoruz?”
Son günlerde okullarda artan şiddet olayları yalnızca eğitim sistemini değil, toplumun geleceğini de sorgulatır hale geldi. Her yeni olay, “Nerede hata yapıyoruz?” sorusunu biraz daha yüksek sesle sorduruyor. Oysa bu sorunun yanıtı çoğu zaman çok daha geride, çocukluk yıllarının görünmez izlerinde saklı.
Uzman Psikiyatrist Dr. Meral Oran Demir ile yaptığımız röportaj, bu gerçeği bir kez daha net şekilde ortaya koyuyor. Şiddet, bir anda ortaya çıkan bir davranış biçimi değil; aksine çoğu zaman erken çocukluk döneminde kendini belli eden, fakat ya gözden kaçan ya da yeterince ciddiye alınmayan sinyallerin bir sonucu. Öfke kontrolünde zorlanma, empati eksikliği, sosyal uyum problemleri… Bunların her biri aslında geleceğe dair birer işaret fişeği.
Ancak burada kritik bir nokta var: Bu sinyalleri görmek kadar, doğru şekilde yorumlayabilmek. Çünkü çoğu ebeveyn, bu davranışları “geçer”, “büyüyünce düzelir” diyerek ertelemeyi tercih ediyor. Oysa ertelenen her müdahale, sorunun kök salmasına biraz daha zemin hazırlıyor.
Günümüz dünyasında bu tabloyu etkileyen en önemli faktörlerden biri de dijital içerikler. Çocuklar artık yalnızca fiziksel çevrelerinden değil, ekranlardan da besleniyor. Ve ne yazık ki bu içeriklerin önemli bir kısmı şiddeti normalleştiren, hatta zaman zaman teşvik eden unsurlar barındırıyor. Bu noktada ailelerin refleksi genellikle “yasaklamak” oluyor. Ancak Dr. Demir’in de altını çizdiği gibi, tamamen yasaklayıcı bir yaklaşım çoğu zaman ters tepebiliyor.
Çünkü yasak, merakı besler. Yasak, iletişimi zayıflatır. Ve en önemlisi, çocuğu denetimsiz bir alanın içine iter.
Doğru olan ise yasaklamak değil, rehberlik etmek. Çocuğun ne izlediğini bilmek, ne oynadığını anlamak ve bunu yargılamadan konuşabilmek. Denetleyici uygulamalar, süre sınırlamaları ve ebeveyn kontrolü elbette önemli; ancak bunlar tek başına yeterli değil. Asıl mesele, çocuğun zihninde bir filtre oluşturabilmek. Yani onun, gördüğü bir içeriği doğru ya da yanlış olarak değerlendirebilecek farkındalığa ulaşmasını sağlamak.
Bu da ancak sağlıklı bir iletişimle mümkün.
Aile içinde kurulan açık ve güvene dayalı diyalog, çocuğun kendini ifade edebilmesinin önünü açar. Kendini ifade edebilen bir çocuk ise öfkesini bastırmak yerine yönetmeyi öğrenir. Şiddetin en temel nedenlerinden biri olan bastırılmış duygular, böylece daha ortaya çıkmadan kontrol altına alınabilir.
Elbette sorumluluk yalnızca ailelere ait değil. Okulların, öğretmenlerin ve hatta toplumun tüm paydaşlarının bu sürecin bir parçası olması gerekiyor. Çocukları sadece akademik başarıya odaklayan bir sistem, onların duygusal gelişimini ihmal ettiğinde eksik kalır. Oysa bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, başarılı bireylerden önce sağlıklı bireyler yetiştirmek.
Dr. Meral Oran Demir’in şu cümlesi, belki de tüm bu tartışmanın özeti niteliğinde:
“Her birey kendi içinde sağlıklı olduğunda, toplum da sağlıklı hale gelir.”
Bu cümle basit ama sarsıcı bir gerçeği hatırlatıyor. Toplumsal şiddeti azaltmanın yolu, bireyin iç dünyasını iyileştirmekten geçiyor. Yani çözüm, uzakta değil; evin içinde, ailede, çocuklukta başlıyor.
Bugün görmezden gelinen küçük bir öfke, yarının büyük bir şiddet hikayesine dönüşebilir. Ama aynı şekilde, bugün kurulan doğru bir iletişim, yarının sağlıklı bir bireyini de inşa edebilir. Tercih bizim.